İklim değişikliğinin küresel bir tehdit olarak tanımlanmasıyla birlikte, çözüm arayışları da karbon fiyatlandırması, emisyon ticareti, karbon denkleştirme, net sıfır ve doğa odaklı çözümler gibi yeni kavramları gündeme getirdi. Bu kavramlar üzerine kurulan ekonomik model ise “yeşil kapitalizm” olarak adlandırılıyor. Bu model, bazı kesimler tarafından çevre sorunlarını piyasa ve teknoloji aracılığıyla çözebilecek, hatta yeni bir sanayi devrimini tetikleyebilecek bir kazan-kazan stratejisi olarak görülüyor.

Ancak, eleştirenler, ekonomik büyümeyi sınırlamanın kapitalizmin doğasına aykırı olduğunu ve bu başlık altında yürütülen projelerin iddia edildiği kadar etkili olmadığını savunuyor. Tartışmanın merkezinde, küresel ısınmadan en çok sorumlu tutulan ülkelerin, aynı zamanda çözüm konusunda en dayatmacı politikaları izlemesi yer alıyor. ABD, Çin ve Avrupa ülkeleri gibi sera gazı salımında başı çekenler, iklim krizi için milyarlarca dolar yatırım yaparken, tarihsel ağır sanayi hamleleri ve günümüzdeki katkıları nedeniyle eleştirilere maruz kalıyor. Bu maliyetin önemli bir kısmının başka ülkelere çıkarıldığı yönündeki itirazlar da tartışmanın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Rakamlar, taahhütler ile sahadaki gerçeklik arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Oil Change International'ın raporuna göre, 2050'ye kadar net sıfır emisyonu hedefleyen Paris Anlaşması'nın imzalanmasından sonra 60 uluslararası özel banka, fosil yakıt sektörüne yaklaşık 5,5 trilyon dolar finansman sağladı. Avrupa Komisyonu'nun bir incelemesi ise şirketlerin “yeşil çözümlerinin” yüzde 53,3'ünün muğlak, yanıltıcı ya da asılsız olduğunu, yaklaşık yüzde 40'ının ise uygulanabilirliğinin ispatlanmadığını ortaya koydu.

Uzmanlar bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Berklee College of Music'ten Profesör Victor Wallis, sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende sürekli genişlemeye eğilimli bir sistemin çözüm üretemeyeceğini, “yeşil” ile “kapitalizmin” birbiriyle çatışan iki kavram olduğunu ve birleştirilmelerinin bir sahtekârlık yarattığını ileri sürüyor. Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü'nden Profesör Johan Rockström ise AB ve BM gibi yapıların çalışmalarını hızlandırması halinde krizin önüne geçilebileceği görüşünde. Rockström, yeni teknolojilerle yenilenebilir enerjinin artık fosil yakıt üretiminden daha ucuz hale geldiğini belirtiyor.

Eleştiri okları en çok petrol şirketlerine yöneliyor. Global Witness'tan Alice Harrison, büyük fosil yakıt şirketlerinin güneş enerjisi santralleri veya elektrikli araç reklamlarıyla kendilerini çevre dostu göstermeye çalıştığını, ancak bu alanlara ayrılan payın toplam yatırımlarının çok küçük bir bölümünü oluşturduğunu ifade ediyor. Carbon Tracker'dan Mike Coffin ise şirketlerin etkilerini azaltmaya çalışsa bile bunu yatırımcılarına en yüksek kârı sağlayacak biçimde yaptığını kaydediyor. Geçen yıl COP müzakerelerine fosil yakıt endüstrisi adına 600'den fazla temsilcinin katılmış olması, tartışmanın masaya kimin oturduğu boyutunu gündemde tutuyor.

İklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için ülkeler ve şirketler yenilenebilir enerji ve karbon ticareti gibi “doğa odaklı çözümler” ürettiğini iddia ederken, bu uygulamaların samimiyeti ve bir aldatmaca olup olmadığı tartışılıyor. Küresel ısınmadan en çok sorumlu ülkelerin aynı zamanda bu sorunun çözümünde en dayatmacı politikaları izlemesi dikkat çekiyor. Zira bu ülkelerin kendi ürettikleri sorunun maliyetinin önemli kısmını başka ülkelere çıkarma eğilimi, bu husustaki diğer alt başlıklardan biri olarak biliniyor. İklim krizinin çözümünde fosil yakıt kullanımını bırakmayı öneren “yeşil politika” geliştiren ülke ve şirketlerin, bunu “yeşil kapitalizm” adı altında gelir kapısına dönüştürdüğü değerlendiriliyor. Petrol şirketlerinin ürün ve politikalarını tüketicileri yanıltarak “çevre dostu” olarak tanımlamaları ise “yeşil aklama” şeklinde nitelendiriliyor. İklim değişikliğinin çözümünde oklar, başta petrol şirketleri olmak üzere krizin sorumlularına yönelirken, şirketler sorumluluk almaya söz verirken aynı zamanda “mış gibi” yapmakla suçlanıyor.